O direksiyonda, ben arka koltuktayım. Yarı uyuklar İzmir’e dönüyoruz gecenin bir vakti İstanbul’dan. Uyumasın diye doğruldum bir laf attım ortaya.
“Sen biliyor musun hece nedir?”
Hafif uykulu cevap verdi.
“Kelimelerin yapı taşı olan hece mi?”
“Evet o, ama anlamı ne biliyor musun?”
“Hece işte, başka ne ola ki?”
“Peki sence nerden gelmiş hece kavramı?”
“Bilmem.”
“Yani nece olabilir hece sence?”
“Nasıl? Anlamadım.”
“Anlamayacak ne var? Hece dedik, nece?”
Kafası iyice karışmıştı.
“Sen kafa mı buluyon benle gece gece?”
“Yok yaa, hani İngilizce var ya, Frenkce, Portekizce, işte onun gibi. Nece bu hece?”
“Hadi bunda bir iş bakalım ama neyse. De bakalım ne diyeceksen.”
“Hala anlamadın değil mi?”
‘Yoo’ gibisinden başını salladı umursamaz.
“Yahu bak hani şu Frenkler var ya Frenkçe konuşan, İngilizler var İngilizce konuşan ve koskoca Çin var Çince konuşan, işte öyle.”
“Nasıl yani?”
“Çok eskiden He diye bir diyar varmış. Bu ülkede insanlar sadece ‘he’ demeyi bilirler, ağızlarından bir tek ‘he’ kelimesi çıkarmış. Bu nedenle onlara Heler denirmiş. Hani kuzular ‘me’ler ya bunlar da ‘he’lermiş. Birbirlerine birşey anlatmak istediklerinde bunu ancak ‘he’ sesiyle anlatırlarmış. Biri diğerinden bir şey mi isteyecek, kırarmış boynunu ve uzunca bir ‘heee’ çekermiş sonunu ‘hadisene garik’ gibisinden inceltip. Biri diğerine ‘evet’ mi diyecek, kesin ve kısa bir ‘he’ yetermiş bunun için. ‘Hayır’ mı denecek, o zaman baş iki yana sallanarak genizden kısa aralıklı iki ‘he’ sesi çıkarmış, baştaki sessiz ‘h’ler yutularak, ‘e-e’ der gibi. Kahkalar hep ‘heh heh heh he’ diye dökülürmüş dudaklardan. ‘Anladım’ demek için uzunca bir ‘hee’ çekilirmiş sonu ünlem işaretli. Müzik, notalar ‘he’ ile söylenirmiş.”
Seninkinde, artık uyku muyku hak getire. Afal afal dinliyordu.
“İşte bu He’lerin her türlü duygu halleri ve ihtiyaçları varsa yoksa hep ‘he’ ile söylenir, başka laf, başka kelam bilinmezmiş.
Bir gün He’nin teki ‘eee sıkıldım yahu hep he demekten’ diye geçirmiş içinden. Ne o öyle he aşağı he yukarı, herşey hep He ile? Karar vermiş yeni bir şey denemeğe. Tutmuş her he’ye bir işaret uydurmuş ve kil tablasının üstüne de kazımış ve ‘He’ yazısı da böylece doğmuş.
Meraklı tüm He’ler hemen bizim mucidin başına toplanmış. Başlamış bizimki tek tek işaretleri anlatmağa. Birincisi boynuzlu bir yuvarlakmış. Önce öküz sesine benzer bir ses çıkarmış ve sonra bu işareti göstermiş etrafındakilere. Bunu bir kaç kez tekrar etmiş. Az sonra herkes ‘muu’ sesi çıkarıp işareti gösteriyormuş.
Aslında Helerin öküz anlamına gelen kendi sesleri varmış, hani biraz bizim ‘oha’mız gibi. He’lerden biri de zaten hemen bu iki kavram arasındaki bağı kuruvermiş ve iki sesi de ard arda sıralayıvermiş. Ardından herkes başlamış bir ağızdan ‘muu oha’ya. Biri doğanın ‘muu’su, öteki Helerin ‘oha’sı birleşince olmuş mu sana ilk Hece söz? Ve böylece Helerin konuştuğu dilin adı olmuş Hece.
Ondan sonra doğayı sesle ve şekille temsil etme alışkanlığı tüm dünyaya yayılmış ve böylece İngilizlerin İngilizcesi, Frenklerin Frenkcesi doğmuş. Hepsinin temelinde de işte o eski Hecenin etkisi var. Bu nedenle hece kavramı tüm dillerde var. Bugün eski Heler bilinmese de, hepimiz onların icadı olan Heceyi çok iyi biliyoruz.
Umarım sıkmadım seni anlattıklarımla?”
“Ne demezsin? Artık sabaha dek gözümü bile kırpmam. Sağol.”
………